Ramazan ayının vazgeçilmezlerinden olan Çağrı filmini izledim dün gece. Film, insanı 7. yüzyılın Arabistan'ına taşımakla kalmıyor, Saadet asrının ilk dönemlerine de ışık tutuyor. Ancak bu sefer filmi her zamanki gözle izlemedim. Onda kendim için uygulayabileceğim nasihatler aradım. Bence bu sefer, güzel bir nasihat buldum
Hicretten birkaç ay evvel Taif'te taşlanan Hz. Muhammed'i on yıl sonra Taif'e hükümdar ve peygamber olarak sokan güç neydi? Peygamber, hak etmeyene zulm etmemişti dolayısıyla bir "korku hükümdarlığı" değildi bu. O dönemin en zengin devleti olmadığı da aşikar idi. Olay madden güçlü olmak da değildi o zaman...
Bence tüm olay, bugün çektiğimiz eksikliğin Fahr-i Âlemden evvel de çekilmiş olmasıydı. Hz. Peygamber insanlara sevmeyi öğretti, çıkarsız bir şekilde, yalnızca sevmeyi. İnanan Allah'tan korkmuyordu, onu seviyordu. Eğer saf bir korku olsaydı, kırbaçlar şaklayınca inanç gizlenir, dualar saklanırdı. Halbuki kırbaç her havaya kalktığında ve deriyi inlettiğinde "Allah" diyen yürekler, korkularını sevgilerinde eritmiş ve "yalnızca Allah'tan korkarız" demişlerdi. İşte bu korku da sevgilerin en büyüğüdür.
Uhud'da kılıcıyla yüzlerce müslümanı öldüren Halid'in ihtidası sonrası Seyfullah diye anılması da bu sevginin en büyük göstergesiydi. Muhammed'e ve onun anlattığı Tek Rabbe aşık olmuştu. İman ediyorum ki peygamberimiz döneminde müslüman olanlar sonsuz bir teslimiyet içindeydi. Güce tapan Ebu Süfyan ve hanımı Hind dahi bu düşüncede idi. Belki pragmatik nedenlerle müslüman oldular ancak biri Allah yolunda mal mülkünü, diğeri de gözlerini verdi.
İslam pek tabi ki tarih boyunca yalnızca sevgiyle büyümedi. Ancak Türklerin İslama avdeti sonrası Allah ve peygamber sevgisi, büyümenin de temel nedenlerinden biri haline geldi. Biz, Rabbimizi sevdikten sonra tüm varlığımızla ona itaat ettikten sonra diğerlerinden farklıydık. Zannımca günümüzdeki temel eksikliğimiz budur. Allah diyen de samimi bir şekilde diyemiyor, diyen de bir gruba hizmet etmek zorunda hissediyor. Para, iş, güç, geçim tüm bu sıkıntılar, bizi onu sevmekten alıkoyuyor. Tıpkı peygamberimizin 30lu yaşlarında yaşadığı gibi. Ortada helvalardan, taşlardan, heykelcik tanrılar var. Ancak, onu dahi ticari meta haline getiren Mekkeliler, dinlerini günlük hayatın zorluklarına eklemleyerek kar elde etme peşine düşmüşler.
Sözgelimi, namaz kılarken fotoğraf çekilip atanlar, dini konularda ahkam kesip boyuna kitap satanlar vs. bunların tümü, aslında Rabbimizi ne kadar az sevdiğimizi gösteriyor. Ona yaptığımız ibadette dahi dışarıya borçluyuz gibi hissediyoruz. Halbuki bu dünyadaki en önemli görevimiz ne kendimizi geçindirmek, ne yemek su içmek ne de çocuklarımıza bakmaktır. Bu dünyadaki en önemli görevimiz tanrımıza ibadet etmektir. Bunu bize çok gören düzen utansın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder