7 Mayıs 2023 Pazar

7 Mayıs Erzurum Rezaleti

 Bugün Türkiye Cumhuriyeti'ne demokrasiye inanan herkes için büyük bir skandal yaşandı. Tayyip Erdoğan İstanbul'da rahatça miting yaparken Ekrem İmamoğlu Erzurum'da taşlandı. Seçimlere bir hafta kala yaşanan bu rezalet, demokrasi denen aygıta olan inancımızı paramparça etmek için artık son damlaydı. Rezaletin arkasında şimdilik Hüda-par ve Mhp var gibi duruyor. Gençliğimin en güzel günlerini vakfettiğim Mhp'nin bu kadar yozlaşmış olması beni ayrıca üzse de şuan tek derdim bu pisliği yapanlardan hesap sorulması... Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti bu rezilliği kaldıramaz.

Bu olayın yarattığı bir diğer etki görebildiğm kadarıyla "İlk turda bitirelim." fikrinin bu kadar kısa bir sürede yayılması oldu. Halk, bu yobaz sürüsünün beş dakika bile kalmasını istemiyor. Biz, bu kadar rezil bir ülkede değiliz, olamayız...

22.01 saatlerinde yine Erzurum'da bu sefer İyi Parti binasına saldırı düzenlenmiş. Bu iktidar kana ve nefrete doymamakta ısrarcı. Biz de yok oluşumuzun cumhuriyetin 100. yılına denk gelmesine izin vermemekte ısrarcıyız. Talih, bizim yüzümüze gülecek.

29 Nisan 2023 Cumartesi

Tas-Tus-Dümbelek-Karagöt-Miyav-Fus

 Anamın öğrettiği güzel bir tekerleme, okuduğum birkaç yazıdan sonra direkt olarak aklıma geldi ve başlığa usulca iliştirdim. Kimi insan böyle yapar; satırlarca boş cümle, son birkaç vurucu satır için heba edilir. Bugün ben de böyle yapacağım. Ama yazı çok kısa olacak. Oyunun amacını anlatacağım.

Bu oyunda amaç osuran kişiyi bulmaktır. Ama oyunun çok basit bir hilesi vardır. Saymaya kendinizden başlarsanız, osuran her seferinde karşısı çıkacaktır. İşte bazı yazılar da böyle... Biz iyiyiz, o zaman siz boktansınız. Benim gibi düşünenler şunlar, o zaman sen de şunlardansın. Ben harikayım, sen değilsin. İnanmıyor musun? O zaman hadi sayalım:

Kim osurdu?

İt osurdu.

Yere vurdu

Yer kaynadı

Tas

Tus

Dümbelek

Karagöt

Miyav

Fus

17 Nisan 2022 Pazar

 

Kandehar Dağlarında Sabah Namazı

 

Dilaver Cebeci’nin bir sabah namazını tasvir ettiği bu şiir, ayetlerin dilimize uygun bir şekilde şiirleştirilmesinin güzel örneklerinden biridir. Şiir, şairin kıbleye dönmesi ile başlar ve güzel bir şekilde ruhun -manevi olarak- Kabe’ye vardığını anlatır.

Ardından niyet şartı yerine getirilir. Alemin, onunla birlikte namaza durduğunu tasvir eder. Daha sonra Türklerin namaz öncesine eklediği bir dua olan “Durdum divana, uydum Kuran’a” duasını ederek kıyama durur.

Şiirsel bir dille verilen besmeleden hemen önce sübhaneke duası eklenir. Duanın tenzih bölümüne istinaden “tenzih kuşları”, tekliğe istinaden de “dümdüz olur kesretin yokuşları” tanımları kullanılır.

Besmele sonrasındaki kısmın Fatiha suresi olduğu çok açıktır. Hamd, sıyanet, kıyamet, rüku, yardım ve dosdoğru yol tanımları bizatihi surenin mealinde geçen kelimeler olup aralardaki kelimeler anlatımı kuvvetlendirmek içindir.

Şair, zammı sure (Namaz kılarken okunulacak kısa sureler) yerine İnşırah suresini tercih etmiştir. “Nurla doldurdun” ibaresi surenin ilk ayetine referanstır.[1] Ardından gelen iki ayet, diğer mısralarla doğrudan uyuşmaktadır. “Belini büken yükünü ortadan kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi?”[2] Burada şanın yüceltilmesi şair tarafından dağlara yoldaş edilmeye benzetilmiştir.[3] Surenin diğer ayetleri surede neredeyse eksiksiz çevrilmiştir. Sure biter, Allah-u ekber denilir, rükuya eğilinir ve kalkılır.

“Rabbim kalbinizden geçeni bilir” cümlesi direkt olarak “Semi Allah-u limen hamiden” in çevirisidir. Devamındaki mısralar şairin şiirleştirmesinin etkin örneklerindendir. Ardından secdeye eğilen şair burada “İşitsin miraca tanık olan yıldızlar” diye başlayan kısmında muhtemelen secde duası edilmektedir.[4] Ayrıca Yasin suresinin 38-39 ve 40. ayetine gönderme yapmaktadır.[5]

Tekrardan kıyama kalkan şair besmele çeker ve yeniden Fatiha suresini okur. Ardından fil suresine geçer. Bilindiği üzere fil suresi peygamberin doğumundan evvel Mekke’de yaşanan bir olayı anlatmaktadır. Şiirde bahsedilen mübarek belde Kabe’dir. Ebabil kuşlarının saldırısı sonucu yok olan ordu da gök ekin yapraklarına benzetilmiştir.

Bundan sonra rüku, kıyam ve secde bölümleri tekrarlanır. Şairimiz artık tahiyyat için oturmuştur.

Tahiyyat selam bölümü ile başlar. Cebeci de selamla başlamış, şiirsel bir anlatımdan sonra peygamberimizi selamlamıştır. Son üç dize tahiyyat- salli barik ve Rabbena olarak bilinen dualardan ögeler barındırmaktadır.

Ayrıca şiirin son 2 dizesi, şairin Kandehar dağlarında savaşan mücahitlerin davalarını birer namaza benzettiğini bize gösterir. Tahiyyat okunurken kaldırılan şehadet parmağının, kabzayı kavrayan parmak olduğunu hatırlatır. Yine şair, namaz bitiminde sağına ve soluna selam vermez. Bu son dizeler, onun son selamını da temsil eder.

Surelerin savaşı ve Allah’ın yardımlarını temsilen seçilmesi, şiirin adı ve namazın cihat yolunda olanlara dahi farz olması bize bu şiirin Afganistan Savaşı ile alakalı olduğunu göstermektedir. Kandehar bilindiği üzere Afganistan’dadır ve Rus-Afgan mücadelelerinin odak noktalarından biri olmuştur.[6]

 

KAYNAKÇA

 

https://islamansiklopedisi.org.tr/kandehar

https://www.kuranmeali.com/

Diyanet, Kuran Meali, haz. Halil Altuntaş, Muzaffer Şahin, Ankara 2008

 



[1] “Şerh etmedik mi senin içün bağrını?” Elmalılı Hamdi Yazır ve diğer Türkçe mealler için bkz. https://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=94&ayet=1

[2] İnşırah, 2-3. ayetler

[3] “Kavî kıldın hem bileklerimizi,

Yoldaş ettin baş eğdirmez dağlara,

Sonra, ağır yükü sırtımızdan kaldırdın”

[4] Subhane rabbiyel ala “En yüce olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır.”

[5] Karşılaştırın: Yasin Suresi 38-39-40.

“İşitsin mi'râc'a tanık olan yıldızlar,

Kurumuz hurma dalı, ay yörüngesi,

Sırlı boşluklarda kehkeşanlar işitsin.”

[6] Şehir hakkında bilgi için bkz: https://islamansiklopedisi.org.tr/kandehar

22 Ocak 2022 Cumartesi

Umumi Türk Tarihi Nedir?

 Bizim üniversitelerimizde tarih çoğunlukla birkaç farklı anabilim dalına ayrılmış vaziyettedir. İlkçağ-Ortaçağ- Yeniçağ- Yakınçağ gibi klasik historisizmin bize armağan ettiği, artık birçok yönden gereksiz olduğu bilinen kavramlar üzerinden açılan bu ilk kürsülerin üzerine, ülkemizin kuruluşunun anlatıldığı Cumhuriyet kürsüsü de eklenir ve geriye kalan tüm Türk Tarihi, Umumi Türk Tarihi adı altında çalışılır. Bir düşünün, 20. yüzyılda, Rus Çarlığına isyan etmek üzere bir araya gelmiş birkaç Tatar aydını ve MÖ. 20. yüzyılda ortaya çıkan bir kültür aynı alan üzerinde çalışılabiliyor. Bu size de garip gelmiyor mu? 

Umumi Türk Tarihi, bazen bana bir anabilim dalından çok daha fazlasıymış gibi geliyor. Belki Cumhuriyet Tarihi anabilim dalı da buna dahil edilebilir. Peki neden? Alanının genişliği mi? Buna evet diyemem çünkü alanının bu denli geniş olmasını bizzat eleştiriyorum. Peki hocalarının kalitesi mi? Buna evet diyebilirim fakat cevap bundan daha başka bir şey olmalı. Aksi takdirde diğer kürsülerin hocalarının değerini azaltmış oluruz. Ben Umumi Türk Tarihi ve Cumhuriyet kürsülerinde, tarih ilminden çok daha fazlasını görüyorum. Bu iki bilim dalı, uluslaşmanın tamamlanamadığı Türkiye'de bu görevi yapmaya çalışıyor. Biri, geçmiş anlatısı üzerinden, diğeri ise daha yakın bir dönemden olayları ele alarak bir "Türk" tasviri çizmeye çalışıyorlar. İşte burada, tarih ilminin aslında göründüğünden çok daha önemli bir görevi olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. Biz, sadece geçmişi okuyup ondan ders çıkarmak için tarih üretmiyoruz. O, çok çok mazide kalmış bir fikir. Artık tarih ile biz olmayı öğreniyor, gelecekteki bizleri var ediyoruz. Politikalarımız, fikirlerimiz, yaşantımız, sevgimiz bütün duygu ve düşüncelerimiz geçmişten anlatılan anektot veya tezler ile farklılaşabiliyor. 

İşte tam da burada Umumi Türk Tarihi'nin değeri daha bir başkalaşıyor. Diğer tüm tarihler, zaten ne olduğu az biraz bilinen bir gerçekliği bize sunarken Umumi Türk Tarihi, engin bir okyanus misali, tüm tarih kıtasını kaplıyor ve onu bir arada tutuyor. Düşünün, eğer Büyük Okyanus ve Atlas Okyanusu yerinde kara olsaydı, bugün Amerika var olabilir miydi? Olamazdı çünkü Avrupa ve Asya ile birleşik olurdu. Umumi Türk Tarihi, gerçek manada Türk ve ötesini kesin hatlarla ayıran, kimin Türk, kiminse gayritürk olduğunu belirleyen büyük bir okyanus... Dolayısıyla diğer tüm alanlardan daha hassas bir şekilde ele alınmak zorunda. Bazen gerçekler, bazen yalanlar, bazense hatalı kurmacalar; tarihçilikten çok daha fazlası anlamına gelebiliyor...

18 Nisan 2021 Pazar

İslamlık Üzerine Bir Deneme

 Ramazan ayının vazgeçilmezlerinden olan Çağrı filmini izledim dün gece. Film, insanı 7. yüzyılın Arabistan'ına taşımakla kalmıyor, Saadet asrının ilk dönemlerine de ışık tutuyor. Ancak bu sefer filmi her zamanki gözle izlemedim. Onda kendim için uygulayabileceğim nasihatler aradım. Bence bu sefer, güzel bir nasihat buldum

Hicretten birkaç ay evvel Taif'te taşlanan Hz. Muhammed'i on yıl sonra Taif'e hükümdar ve peygamber olarak sokan güç neydi? Peygamber, hak etmeyene zulm etmemişti dolayısıyla bir "korku hükümdarlığı" değildi bu. O dönemin en zengin devleti olmadığı da aşikar idi. Olay madden güçlü olmak da değildi o zaman...

Bence tüm olay, bugün çektiğimiz eksikliğin Fahr-i Âlemden evvel de çekilmiş olmasıydı. Hz. Peygamber insanlara sevmeyi öğretti, çıkarsız bir şekilde, yalnızca sevmeyi. İnanan Allah'tan korkmuyordu, onu seviyordu. Eğer saf bir korku olsaydı, kırbaçlar şaklayınca inanç gizlenir, dualar saklanırdı. Halbuki kırbaç her havaya kalktığında ve deriyi inlettiğinde "Allah" diyen yürekler, korkularını sevgilerinde eritmiş ve "yalnızca Allah'tan korkarız" demişlerdi. İşte bu korku da sevgilerin en büyüğüdür. 

Uhud'da kılıcıyla yüzlerce müslümanı öldüren Halid'in ihtidası sonrası Seyfullah diye anılması da bu sevginin en büyük göstergesiydi. Muhammed'e ve onun anlattığı Tek Rabbe aşık olmuştu. İman ediyorum ki peygamberimiz döneminde müslüman olanlar sonsuz bir teslimiyet içindeydi. Güce tapan Ebu Süfyan ve hanımı Hind dahi bu düşüncede idi. Belki pragmatik nedenlerle müslüman oldular ancak biri Allah yolunda mal mülkünü, diğeri de gözlerini verdi. 

İslam pek tabi ki tarih boyunca yalnızca sevgiyle büyümedi. Ancak Türklerin İslama avdeti sonrası Allah ve peygamber sevgisi, büyümenin de temel nedenlerinden biri haline geldi. Biz, Rabbimizi sevdikten sonra tüm varlığımızla ona itaat ettikten sonra diğerlerinden farklıydık. Zannımca günümüzdeki temel eksikliğimiz budur. Allah diyen de samimi bir şekilde diyemiyor, diyen de bir gruba hizmet etmek zorunda hissediyor. Para, iş, güç, geçim tüm bu sıkıntılar, bizi onu sevmekten alıkoyuyor. Tıpkı peygamberimizin 30lu yaşlarında yaşadığı gibi. Ortada helvalardan, taşlardan, heykelcik tanrılar var. Ancak, onu dahi ticari meta haline getiren Mekkeliler, dinlerini günlük hayatın zorluklarına eklemleyerek kar elde etme peşine düşmüşler. 

Sözgelimi, namaz kılarken fotoğraf çekilip atanlar, dini konularda ahkam kesip boyuna kitap satanlar vs. bunların tümü, aslında Rabbimizi ne kadar az sevdiğimizi gösteriyor. Ona yaptığımız ibadette dahi dışarıya borçluyuz gibi hissediyoruz. Halbuki bu dünyadaki en önemli görevimiz ne kendimizi geçindirmek, ne yemek su içmek ne de çocuklarımıza bakmaktır. Bu dünyadaki en önemli görevimiz tanrımıza ibadet etmektir. Bunu bize çok gören düzen utansın. 

20 Mart 2021 Cumartesi

Yazmak ve Konuşmak İkilisi

Fikri karşı tarafa ulaştırmak adına kullanılacak iki önemli yol vardır. Yazmak ve konuşmak... Bu iki farklı yolun kendine göre artıları ve eksileri vardır. Farklı hitap mercileri ve algılanabilirliği en dikkat çekici noktalarıdır. Dolayısıyla hangisini kullanacağınızı, duruma göre seçmeniz gerekir.

Biri hızlı tüketilebilir, diğeri ise oldukça yavaştır. Okumak, kolay anlaşılır bir iletim sunar ve çabuk unutulur. Yazmak, uzunca süreler uğraştırır sizi; yazarsınız, tashih edersiniz, şerh düşersiniz ve artık elinizde bir yavrunuz vardır. Konuşmak için de metin gereklidir lakin ikisinin bambaşka şeyler olduğunu söylemeye gerek dahi yoktur.
 
Yazmanın en büyük artısı, aradaki düşünme ve işleme payıdır, bunun aksine konuşma olabildiğince hızlı gerçekleşmelidir. Eğer acelesi yoksa yıllarca yazabilirsiniz. Ayrıca yazının gözle görülür şekilde karşıdakine etkisi vardır. Bu konuda hatipliğin konuşma lehine bir meslek sayılacağını kabul etmekle birlikte gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kişilerin harika metinler ortaya koyabildiği gerçeği demek istediğimi daha iyi açıklayacaktır herhalde.

Son ve bence en önemli konu, yazının oldukça kalıcı olduğudur. Video ve kaset (ses) sistemlerinin bu denli gelişmesi dahi yazının kalıcılık değerini kıramamıştır. Ayrıca bu kalıcılık binlerce yıllara çıkabilir. Halbuki ses sistemlerinin sürekli gelişmesi, 20 yıllık seslerin dahi ne kadar kalitesiz hale getirmiştir.
Bu kadar açıklamadan sonra "Eee peki neye göre yazmalı, neye göre konuşmalıyım?" sorusunu sormak okuyucunun pek tabi hakkıdır. Bence cevap zaten en üstteydi. Eğer tüketiciye hızlı tüketmesi gereken bir şey verme azmindeyseniz, onlarla konuşun veya onlara seslenin. Eğer iyi bir hatipseniz ve nispeten iyi bir sesiniz varsa karşı tarafı bir süre etki altında bırakırsınız.
 
Fakat bir şeyleri değiştirmek, uzun sürecek etkiler bırakmak istiyorsanız, medyanın bu denli güçlü olduğu, teknolojinin son raddede olduğu bu dönemde bile yazmalısınız. Çünkü ancak o zaman zamanın ruhuna dokunabilirsiniz...

7 Mayıs Erzurum Rezaleti

 Bugün Türkiye Cumhuriyeti'ne demokrasiye inanan herkes için büyük bir skandal yaşandı. Tayyip Erdoğan İstanbul'da rahatça miting ya...